Yeni Makaleler

Türkiye’nin gövdesi çatırdıyor!

Yaklaşan erken genel seçim öncesinde mevcut siyasi belirsizlik bir de yurtiçi ve yurtdışı ekonomik faktörlerin etkisi ile bir yavaşlamayla birleşince kafalarda piyasaların yönü ile ilgili birçok soru doğurdu. Şimdi bazı temel gelişmeleri başlıklar altında sıralayarak piyasaları etkileyebilecek faktörleri analiz etmeye çalışalım;

– Üst üste yapılan seçimler ülkeyi siyasi bir belirsizliğin içine soktu, görünen o ki yakın zamanda bu belirsizliğin çözülmesi mümkün olmayacak. Yeniden siyasi istikrar sağlanabilmesi için yeni oyunculara ihtiyaç olduğu çok açık. Seçim sonrasında yeni bir koalisyon hükümeti arayışına gidileceği hemen herkesin ortak beklentisi ancak bunun gecikmesi ya da mümkün olmaması halinde hem yabancı çıkışının hızlanması nedeniyle döviz kuru çok sert bir tepki verebilir hem de derecelendirme şirketleri ülkeyi “Yatırım yapılabilir” sınıflamasından çıkarabilir. Böyle bir gelişme sıcak paraya dayalı bir ekonomik büyüme modeli izleyen Türkiye için kıyamet senaryosu sayılır.
– Hem uluslararası konjonktür hem de iç dengeler kaynaklı olarak döviz kurunun yönünün yukarı olduğu çok açık. Ülkeden net para çıkışı devam ediyor. ABD ekonomisinin sağlığına kavuşması bir süredir gelişmekte olan piyasalarda fırsat kovalayan fonların eve dönüş sürecini hızlandırıyor. Doların bugünkü 3 TL seviyeleri neredeyse normalleşti. Bunun üzerine FED’in faiz artırımına başlaması ve seçim sonucunun yaratabileceği yeni bir belirsizlikle birlikte dolar kuru 3,5 TL’na kolaylıkla gidebilir. Ne yazık ki siyasi baskı altındaki Merkez Bankası yabancı para çıkışını engellemek için faizi yükseltme kartını zamanında oynayamadı.
– İçeride Merkez Bankası faiz artırmamak için ecel teri dökerken ülkeden çıkan yabancıların döviz talebi kuru yükseltiyor. Buna karşın göreli olarak düşük kalan faizin halen büyümeye somut bir katkısı yok. Yılsonu büyümesinde %3 rakamı yakalanabilirse bu sene şanslı sayılırız. Aslında FED faizi ister artırsın isterse artırmasın gelinen noktada faizlerin enflasyon+3 puan bandına gelmemesi halinde yabancıları ülkede tutmak mümkün olmayacaktır. Merkez Bankasının kuru tutabilecek serbest döviz rezervi yeterli olmadığı için aslında faizi artırmaktan başka da pek bir seçeneği yok. Diğer yandan enflasyon %10’a dayandı, yani kur hareketi bir yana yurtiçi tasarrufları artırmak için bile reel faiz verilmesi gerekiyor. Oysaki bu güne kadar sanki faizler büyümeye engelmiş gibi tam tersi yapıldı. Enflasyonun faizin sebebi değil sonucu olduğunu hükümet kabul etmemekte direniyor ve bu yönde Merkez Bankasına baskı uyguluyor.
– 4,5G ihalesi başarılı geçmiş olsa da genel resimde Türkiye’den hem sıcak para çıkışı hem de doğrudan sermaye çıkışı devam ediyor. Yabancılar ülkenin yönünü göremiyor, kur çalkantıları ve siyasi belirsizlik “Bugün çıkalım, yarın ne olacak bakarız, şartlar düzelirse yine geliriz” kararına yolaçıyor. Türkiye’nin artık bir yatırım hikayesi ve heyecanı yok yabancı yatırımcılar için. Üstelik halen Dünyanın en kırılgan beş ekonomisi içerisinde yeralıyoruz.
– İhracatımız Dünya pazarlarındaki ve çevre ülkelerdeki sıkıntılara paralel olarak gerilemeye başladı. Hemen her ülke ile ihracat rakamlarımız düştü. Ara malı bağımlılığımız nedeniyle ithalatımız kur artışına rağmen yıl boyunca çok fazla gerilemedi. bunun sonucunda cari açığımız hala dikkate değer boyutta. Ancak bu ay ilk kez ithalatta gerileme yaşandı. Normal şartlarda cari açık azalacak diye sevinirdik ancak ithalatımızın %80’i ara malı olduğu için bu aslında yakın gelecekte büyümenin daha da sıkıntıya gireceğinin öncü göstergesi gibi.
– Yurtdışında Çin’in başı çektiği riskler tüm gelişmekte olan ekonomilere yayılıyor. Bu gelişmeler ABD ve Almanya’yı dahi etkileyecektir. ABD bu yıl toparlandı ve Eylül sonunda faiz artırımlarına başlayacak görünüyor. Bu Türkiye için daha fazla para çıkışı ve dolara talep demek. Biz büyümek için sıcak paraya ihtiyaç duyan bir ülkeyiz ama artık sıcak para ülkeye rahatça gelmeyecek. Kaldı ki tüm gelişmekte olan ülkelerin hepsi neredeyse istisnasız sıkıntı içerisinde. Bu manzara gelişmekte olan ülke fonlarının alarm zillerini çaldırıyor ve güvenli limanlara yönelmelerine neden oluyor. Zaten o da yalnızca ABD!
– Nüfusumuz her sene %2 büyürken, işsizlik %10’u aşmışken ekonomiyi %3’ün altında büyütmek ülke için yerinde saymakla eşdeğer. İç talep durmuş durumda, ekonomi büyüyemiyor. Yurtdışına katma değerli satacak mal üretemiyoruz. Samandan ete, makineden telefona herşeyi ithal ediyoruz ama dünya ile rekabet edebileceğimiz değerli mal satamıyoruz. Üretimimiz hala üçüncü seviye gelişmiş mallarda yoğunlaşmış durumda halbuki birinci seviye malları ithal ediyoruz. Bu nedenle döviz açığımız sürekli büyüdüğü gibi açığın finansmanını borçlanma ile sağlıyoruz. Oysa şimdi para daha kıt ve yeni borçlar bulmamızın maliyeti daha yüksek olacaktır. hernekadar milli gelirimize oranla borçlar sürdürülebilir seviyede ise de faizlerin yükselecek olması bu rasyoyu da bozacaktır.
– Yıllarca uygulanan yanlış tarım ve hayvancılık politikaları ülkeyi kendi kendine yeterli olmaktan çıkardı. Artık vatandaşımızı kendi üretimimizle doyuramıyoruz ve yiyecek maddelerindeki enflasyonu kontrol edemiyoruz. Çiftçi ve besicinin karnı doymuyor. Üstelik yiyecek maddelerini de dönem dönem ithal eder hale geldik.

– Bu yıl turizm büyümesi son derece yetersiz. Temel müşterilerimiz olan Avrupa ve Rusya krizle boğuşuyor. Zaten Türkiye’ye gelen turist de herşey dahilci, yani düşük harcama yapan gelir grubunda. Kurdaki hareketlenme fırsatçı turları otelleri baskı altına almaya teşvik ediyor. Görünen o ki oteller ucuzcu turistlerle doluluk peşinde koşuyor ama karlılık hak getire. Turizmde bu yıl kayıp görünüyor.
– Bankacılık hala en sağlıklı sektörlerden birisi ama kurumsal krediler büyüyemiyor bunun yerine bireysele yükleniyorlar. Halkın borçluluk seviyesi de şirketlerin borçluluk seviyesi de yüksek. üstelik şirketler kesimi bir de kur riski ile karşı karşıya. Yükselen faizler bankacılık sektörü karlarını azaltacaktır. Dolardaki yükseliş bu yıl KOBİ’ler arasında bir iflas dalgası yaratabilir. Hastalığımız aynı; kazanmadığımızı harcıyor, hak etmediğimiz standartta yaşıyoruz. Kredi verenler bunun bedelini bize ödeteceklerdir. Nitekim Yunanistan örneğinde bunu yakından izliyoruz.
– Eğitim sistemimiz çöktü. Temel bilimler öğretiminde dünyada son sıralardayız. Dolayısıyla memlekette Ar-Ge faaliyeti birkaç firma hariç yok gibi. Yeni bir şey üretemiyor, geliştiremiyor dolayısıyla satamıyoruz. Bilim ve teknolojiye yatırımı teşvik eden bir devlet stratejimiz yok. Gelişmesi teşvik edilecek stratejik sektörlerimiz belli değil. Yerli araba yapacağız hayali ile avunuyoruz ama dünyada elektrikli araba devrimini bile kaçırdık. Çok sayıda üniversite var ama mezun kalitesi yerlerde sürünüyor. Dünyada ilk 100 listesinde yalnızca biri tane üniversitemiz var.
– Basit işgücü deposu olan inşaat gibi sektörlerden medet umuyoruz ama bu sektör hem konut kredileri nedeniyle cari açığı artırıyor hem de düşük katma değerli üretim yapıyor, üstelik dünya ile rekabet edebilir bir sektör değil. Müteahhitlerin kısa vadede sermayesiz iş yapma modelleri sanayi gelişimine de sekte vuruyor. Devlet de dahil hemen herkes rant peşinde spekülasyonu yapıyor. Sonuç; ülke orta gelir tuzağına takıldı kaldı. Buradan çıkışa ilişkin ortada bir strateji yok, oysa tarımda, teknolojide, sanayide ve eğitimde yeniden yapılanmaya şiddetle ihtiyacımız var. Tekstille bir yere gelinemediğini gördük, inşaatla da zenginleşmenin mümkün olmadığını göreceğiz.
2016-2017 yıllarını eğer gövde parçalanmazsa büyük çatırtılar içinde sallanarak geçireceğiz. Sıkı tutunun!

Bir Cevap Yazın